12 Nisan 2010 Pazartesi

DOLU DOLU GÜNLER

Nicedir yazmak için niyetlenipte bir türlü vakit bulamıyordum.Neyse ki bugün zamanım var.Ne oldu ne bitti yazayım istiyorum,her olan biten aklıma gelirse tabi :) Öncelikle geçtiğimiz hafta yani bir türlü yazamadığım o zaman dilimi bol misafirli,bol telaşlı geçti.


Geçtiğimiz haftaya annemi yani kayınvalidemi misafir ederek başladık.Annemler uzun zamandır Çandarlıdaydılar.Ama annemin bel ağrısı dayanılmaz hal alınca İzmir’e geldi.Doktoru da bel fıtığı teşhisi koyup uzunca bir süre yatak istirahatı verince bizim ısrarlarımız sonucu kalkıp geldi bize.Burada onu ancak üç gün tutabildik.Kadıncağız yalnız,sessiz evde sadece yatarak vakit geçirmeye dayanamadı haliyle.Tutturdu “ben evime gideyim en azından konu komşuYla görüşürüm” diye.Bir de babam Çandarlı da bahçeyi ekip biçmekle meşgul olduğu için annemi bize emanet etmişti.Neyse ki doktoruna gidildi, kontroller yapılıp doktor bakınca her şeyin yolunda olduğunu ilaçların etki etmeye başladığını söyleyince annem bir sonraki kontrole kadar İzmir’de ama kendi evinde kalmaya karar verdi.

Annemden sonra başka misafirleri ağırlamaya devam ettik.En son cumartesi günü Ali nin kuzenleri geldi.Temizlik,pasta-börek derken yine oldukça yoğundu.Bu sefer misafirlerim için birbirinden ilginç lezzetler hazırladım,hepsini sizinle paylaşmaya kararlıydım ama o telaş arasında fotoğraf çekemeden yemiş bitirmişiz her şeyi :)

Yine geçtiğimiz haftanın aynı günlerinin bir gecesinde Alişim ile acil serviste saatlerimizi geçirdik.Çok şükür önemli bir şey değildi.Yaklaşık bir ay kadar önceydi sanırım Ali oldukça heyecanlı bir şekilde iş yerinde bir takım kurduğunu ve turnuvalara katılacaklarını anlatmıştı bana.Hatta bende buradan yazmıştım hatırlarsınız Ali nin futbol maçı turnuvaları başlayacak diye.Neyse işte o turnuva çarşamba günü başlıyor ve açılış maçını Ali lerin hastanesi yapıyor.Benim sevgili kocamda takımın kaptanı olarak takımın her türlü işiyle bizzat ilgileniyor.Hatta ben bile ilgileniyorum :) Ali takım formaları için sponsoru bulup gelince formaların nasıl olacağına,Alişimin kaç numaralı formayı giyeceğine birlikte karar verdik.Onca forma çeşidi arasından en iç açıcı olanını seçtik internetten ve heyecanla bekledik formaları.Bu süre zarfında benim kaptan kocam boş durmamış bir hazırlık maçı tertiplemiş ve o maçta da ayağını burkmuş.O gün annem evde olduğu için ve maçta hazırlık maçı olduğu için ben gitmemiştim ve Ali ayağını burktuğunu söylediğinde çokta ciddiye almamıştık.Ta ki akşamın bir vakti sevdiceğim acıdan kıvranmaya başlayana dek…Hemen en yakın acil servise gittik.Acil servis ama ne kalabalık, bir türlü sıra gelmiyor.Ali hemen bir tekerlekli sandalye buldu oturdu çünkü basamıyordu bir türlü ayağının üzerine.Neyse onca hasta arasında delirmenin eşiğine gelmiş olan zavallı doktor Alişimle tanışıp kaynaştı Ali nin ayağının durumuna bakıp röntgen istedi,röntgeni inceledikten sonra Ali ye durumun çok önemli olmadığını anlattı.Ağrı kesici isteyip istemediğini sordu yarım atel alçı ve iki gün sonra ortopedi uzmanına görünmesini önerdi.Hatta “sen bu ayakla işe filan gitme” diyerek iki günde rapor yazdı sevdiceğe.Eve içimiz rahatlamış bir halde döndük.Alçı yarım falandı ama Ali ona bile ancak bir buçuk gün dayanabildi,hemen ertesi gün ortopedi uzmanına göründü,eve gelince de dayanamayıp alçısını kesip attı ve elastik bandaj kullanmaya başladı.Ve nihayet bir şeyi yok sapasağlam :)

Ali bugün elinde kocaman bir koliyle geldi eve.Gözlerindeki ışıltıya bakınca anladım formaları gelmiş :) Ali raporlu olduğu için kimseye teslim etmemişler neyse ki bu gün takım formalarına kavuştu.Gün gelipte blogta bir forma fotoğrafı yayınlayacağım hiç aklıma gelmezdi ama Ali deki heyecan ve çoşku öyle yoğunki bana da bulaştı.Ali 10 numaralı formamı giyeceğim diye heyecandan patlarken ben “fotoğraflarını çekmeden giyemezsin” dedim :) Fotoğrafları çekerken sponsor firmanın ve takım isminin görünmemesine gayret ettim.E takımımız şampiyon olsun o zaman deşifre ederim hepsini :) Şimdi yine heyecanla Çarşamba günkü ilk maçı bekliyoruz…

Uzun zamandır aklımızda minik bir tatil vardı.Uzaklaşmak,dinlenmek,baş başa daha çok vakit geçirmek,yenilenmek için minik bir tatil…Kısmetse haftaya bir yerlere kaçıyoruz :) Zamanı geldiğinde haber veririm elbet…

Neşeniz bol olsun…


6 Nisan 2010 Salı

KONU KONUYU AÇSIN

Bugün güneş göstermedi yüzünü bize.Hafif rüzgarlı bir güne başladık derken bir ara rüzgar coşup ağaçları epeyi bir salladı.Havanın ağırlığı bana da bulaştı başım ağrımaya başladı inceden inceye.Ama baş ağrısı falan dinlemeyip güldüm eğlendim derslerde.

Son iki dersim minik 5 lere olunca benim sınavımın telaşına düşmüş miniklerimi avutmakla geçti ilk ders.Sıralar arasında dolaşırken Sibel ve Mert’in küçük bir kağıda eciş bücüş yazmaya çalıştıkları bir şeylere takıldı gözüm.Gittim yanlarına beni görünce telaşlandılar hafiften, ‘kolay gelsin’ dedim ve bir göz attım ellerindeki kağıda.Kağıda yazdıkları yazıya kocaman bir başlık atmışlar renkli kalemle;KOPYA.Ardından karınca yazısı misaliyle dersin önemli notlarını yazmışlar :) Gülmemek için dudaklarımı ısırdım resmen,ciddi görünmeye çalışarak benim sınavımda bu kağıda ihtiyaçları olmayacağını söyleyip aldım kağıdı ve kağıtta yazanları soru olarak sordum,maşallah şaşırmadan cevap verdiler.Neyse derste önce sorular soruldu cevaplar verildi,ardından şiir dinletisi yaptık rahatladık.İkinci dersteki sınav heyecanını da sınav esnasında onlara dinlettiğim Farid Farjad sayesinde yendiler.Abileri ablaları gibi onlar da benim derslerimde bol renkliliğe ve farklılığa alışkınlar ama ilk kez bir sınavı müzik eşliğinde yapmak iyi geldi onlara.Sınıfta çıt çıkmıyordu herkes sorulara dalmıştı bir yandan da çalan nağmelerle ruhumuzu dinlendiriyorduk.Neticede hepsi kocaman notlar aldılar benden :)


Sınav sonrası minikler beni bırakmak istemeyince biraz geç çıkmak zorunda kaldım.Dolmuşa binip eve geçeyim dedim.Ben henüz durağa varmıştım ki geldi dolmuş.Hemen atladım oturdum yerime.Dolmuş şoförü abi durakta bekleyen bir ablaya korna çalmaya başladı,abla hiç oralı olmadı.Sonra ‘hadi binsene’ diye seslendi,kadın yine umursamaz,bakmadı bile.Şoför abi ısrar edince kadın sinirle ona dönüp ‘binmicem ben,sen git’ diye karşılık verdi.Dolmuş şoförü abi azimli çıktı ‘hadi Gülcan bak geç kalıyorum nolur bin şu arabaya’ deyince adının Gülcan olduğunu öğrendiğimiz abla sitemle bakıp şoför abiye ‘binmicem işte,gerek kalmadı sana,git senin dakikan var geç kalma’ diyerek binmeme sebebini anlattı ama anlayana…Dolmuş şoförü abi anlarmı ısrarla soruyor,anlayamıyor Gülcan neden sitem ediyor,neden binmiyor dolmuşa,niye naz yapıyor bu kız? :) Neyse bu sorulardan sonra hatasını anlamış olacakki ‘Gülcan ya bu arabaya binersin yada ben buradan bir yere kımıldamıyorum,gitmiyorum işte seni almadan’ diye kararlılığını gösterdi.Gülcan önce bir bocalar gibi oldu sonra abimizin burnunun sürtülmesi gerektiğine karar vermiş olacak ki umrumda değil der gibi ellerini bağlayıp başını çevirdi.Ama bir yandan da tedirgin oldu çünkü dolmuştaki tüm yolcular Gülcan’ın bir an önce arabaya binmesini ve Şoför abinin yoluna devam etmesini bekliyorduk.Sonunda arkalarda oturan tombik teyzelerden biri dayanamayıp konuşmaya dahil oldu,başladı Gülcan’a yalvarmaya ‘kızım yapma gel bin şu arabaya,bak Uşak tan geldim kaç saattir yollardayım oğlum beni bekliyor merak etmiştir’ bir diğeri hemen atladı ‘ah yavrum doktora gidiyorum geç kaldım nolur gel bin arabaya üzme bu adamı da’ Şoför abi de teyzeleri ‘ha yaşa’ diyerek destekledi derken bir çok kişinin ısrarıyla Gülcan arabaya binmeye ikna edildi ve şoför abide kazandığı zaferin sarhoşluğuyla bastı gaza.Tombik teyzeler hemen Gülcan’ı aralarına alıp yarı kızgın yarı şefkatle ona nasihat etmeye başladılar,şoför abide aynadan Gülcan’a göz süzerken o sırada radyoda çıkan şarkıyı duruma uygun bulmuş olacakki hemen değerlendirdi ve Gülcan’a duyurmak için son ses açtı radyoyu ; “Elini tuta tuta ölsem,Beni dünyada başka hiçbir şey,Böyle mutlu etmeeezzzz…” Gülcan’ın gardı düştü,aynadan kendisine bakana gülümsedi.Onu gören şoför abi gülümsedi,dolmuş teyzeleri rahat bir nefes aldı,derken benim yolum bitti…

Sıcak su torbası her evde bulunması gereken bir şey bana göre.Benim gibi çok üşüyenler,soğuk günlerde sık hastalananların sarılmaya bayıldığı termoforların son zamanlarda daha bir güzelleştiği dikkatinizden kaçmamıştır sanırım.O eski klasik ve yoğun plastik kokulu sıcak su torbaları, pek bir şirinleşti son zamanlarda.Bizdeki sıcak su torbasının kapağı bozulduğundan beri yenisini almak vardı aklımda.Yine şirin bir şey olsun derken geçen gün yolumuz mudo consepte düşünce bu termofor bizim oldu.Bu kalbe sarılmak daha eğlenceli olacak sanırım :)

Sanki Eyüp Sabri Tuncer bizim evin banyosunda stand açmış gibi :) EST nin malum kampanyasından bir kere daha yararlanmıştık.Bu sefer ürünler sorunsuz ve zamanında ulaştı elimize.Hatıralar kolonyası ve sprey lavanta kolonyası sipariş etmiştik.Hatıralar kolonyası harika ama lavanta kolonyası hiç bana göre değil :) Hediye setimizi ise Silky touch olarak seçtik bu kez.İyiki de öyle yapmışız çünkü bu setin kokusu çok daha güzel.Kampanya bitmiş olsa da hala almak isteyenlere bu seti öneririm kesinlikle.

Daha anlatacak ne çok şey var.Bıraksam konu konuyu daha çooook açacak ama bırakmıyorum :)

Neşeniz bol olsun…


2 Nisan 2010 Cuma

TEŞEKKÜRLER DELİ KIZ :)

Blog dünyasının bir güzelliğini yazacağım bu akşam…


Geçtiğimiz günlerde sevgili Seniha’nın gönlünden kopan güzel hediyesine bende talip olmuştum.İyiki de olmuşum çünkü o güzellikler bize nasip oldu.Seniha’nın hediye yazısı için buraya ve buraya,çekiliş günü Ecrin Neva’nın minik ellerinin bizim ismimizi çektiği şirin videoyu izlemek için buraya,tıklayınız lütfen…

Ben o videoyu izledikten sonra yerimde duramaz oldum.Seniha ile kısa kısa ama çokca mailleşip hediyelerimin haberini aldım ondan :) Nihayet dün kargom elime ulaştı.Seniha öylesine özenle ve zarifçe paketlemiş ki, bu güzellikleri elime alır almaz dünyalar benim oldu sanki.Benim bu heyecanıma Ali bile ortak oldu…Bende bu harika hediyeler sayesinde Ali'ye güzel bir sürpriz yapayım istedim bugün.Cuma günü haftanın en yorgun olduğum günü olmasına rağmen bendeki sürpriz yapma hevesini görmeliydiniz :) Ha bu yorgunlukla ve zamanımın az olmasından dolayı çok bir şey hazırlayamasam da güzel bir akşam yemeği için elimden geleni yaptım.Peçete halkalarımı da kullanınca soframız şenlendi…Sanki Seniha bunları benim için özel olarak yapmış.Bir kısmı fotoğraflarda da görüldüğü gibi çok yakıştı bizim masaya ve hatta salon takımımıza…

Evlenmeden önce konu her açıldığında anneme “ben evlenmeyeceğim,boşuna uğraşma çeyiz-meyiz yapayım deme” diyordum.Ama zaman gelip bir çift yemyeşil göze bakıpta içim alev alınca “evleneceğim ama ya anne boş ver ne gerek var böyle şeylere” dedim.Sağolsun annem beni hiç dinlemedi ama biz ailelerimize aniden düğün tarihimizi bildirince annemin eli ayağına dolaşmıştı.”Eyvah daha eksiğimiz var” diyerek heyecan yapmıştı.O eksiklerden biridir peçetelerim ve peçete halkalarım :) Bendenizde malum yemek-mutfak olayına pek bir yabancı olduğum için hep ertelemiştim bunları.O yüzden ikea peçeteler yardımıma koştu şimdilik.-Sarı-kırmızı peçetelerin sebebi Ali’dir :)- Ama anneme bu güzelliklerden bahsedince “hani gerek yoktu,sen istemezdin öyle şeyler” diyerek annece laflar etti ve hemen krem rengi masa örtüsü ve peçetelerimin siparişini vereceğini söyledi.

Seniha’ya tekrardan çok teşekkür ediyor ve sizleri güzel peçete halkalarımın fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum.Şunu da ekleyeyim fotoğraflarda göründüklerinden çok daha güzel ve çok emek harcanarak yapılmışlar.

Neşeniz bol olsun…


31 Mart 2010 Çarşamba

İZMİR'E NAZIR

Hareketli,bir o kadar da yorucu derslerin ardından Öğrenci Davranışlarını Değerlendirme kurulu toplantımız vardı.Ciddi bir disiplin kurulu toplantısı işte ve böyle ciddi bir kurula taaa liseden beri seçiliyorum.Fark;lisede öğrenci başkanı olarak katıldığım toplantılara şimdi kurul üyesi öğretmen olarak dahil oluyorum.Fark;benim öğrenci olduğum yıllarda disiplin kurulları bu kadar vahim sorunlarla boğuşmazdı…


Baharın gelmesiyle artan disiplin sorunları beni şaşırtmaya hatta daha çok üzmeye devam ediyor.Her geçen gün bambaşka olaylarla karşılaşıp,her geçen gün daha çok şaşırıp kalıyorum.Nasıl olur da benim öğrencilerim, daha 13-14 yaşındaki masum çocuklarım bunları yapabilir?Gerçekten nasıl olur ya!

Okul çıkışı hiç eve gelmek istemedi canım.Buna rağmen evin yolunu tutmuşken elimi cebime attım,fark ettimki anahtarlarımı diğer ceketimin cebinde unutmuşum.Aradım sevdiceğimi, geldi aldı beni.Ona anlattım her şeyi,anlattım sakinleştim…

Sonra ben sustum o anlattı,güldürdü yine yüzümü.Baktım eve götürmüyor beni.Güzel bir akşam yemeği yiyelim,İzmir’i izleyelim istemiş.Altınpark city’de sohbet ederek yemeğimizi yedik,manzaraya nazır çayımızı içtik.Bu günün yorucu izlerini sildim zihnimden,İzmir’i daha çok sevdim…

Az önce döndük eve, yazayım istedim :)

Bu arada cappy nin yeni reklamı ne hoş değil mi?

Neşeniz bol olsun…

*Yazmadan geçmeyeyim fotoğraflar yine bir güzel çiftin objektifinden :)


29 Mart 2010 Pazartesi

SAVAŞ FOTOĞRAFÇISI

Geçtiğimiz gün fotoğrafçılık kursunda çok güzel bir film izledik.Filmin türü belgesel,adı War Photographer-Savaş Fotoğrafçısı. Ünlü savaş fotografçısı James Nachtwey hakkında bir belgesel film.


Belgeselde sanatçının nasıl çalıştığı, nerelerde çalıştığı ve projeleri üzerine görüntüler var. Filmin yönetmenliğini Christian Frei yapmış.Fotoğraf çekmenin nasıl bir tutku olduğu,ne zor şartlarda nasıl fotoğraf çekmeye çalıştığı anlatılıyor.Savaş,açlık,fakirlik,acı üzerine birbirinden ilginç,yürek dağlayan kareler yakalamış fotoğrafçı.

Filmde bir çok karenin fotoğraflanış anı kayda alınmış.Çekimler bazen fotoğrafçıyı takip eden bir kameramanla, bazen çekim yaptığı yerlerde yanındaki kameramanların görüntülerinden ve sık sık da fotograf makinası üzerine yerleştirilmiş bir parmak kamera ile yapılmış. Parmak kamera ile yapılan çekimlerde neredeyse fotografçının vizörden gördüğü kadrajı seyrediyorsunuz. Bunun yanında parmak kameranın açısından dolayı makinanın diyafram ve enstantane değerlerini de görme fırsatı var.

Fotoğrafçı öyle durumları fotoğraflıyor ki şaşıp kalıyorsunuz.Özellikle açlıktan kıvranan insanları yada bir savaşın ortasındaki vahşeti,onlarca cesedi,bağrı yanık bir ananın acı çığlıklarını fotoğraflarken nasıl olurda tutabilir insan kendini bilemiyorum.Filmin bir yerinde “en çokta başkalarının acılarıyla mı mesleğimde başarı sağlıyorum sorusu ürkütüyor beni” mealine yakın bir cümle kuruyor James Nachtwey ve bu söz üzerine düşünüyoruz hepimiz.

“Oradayken deneyimlediğiniz şey aşırı derecede doğrudan. Oradayken gördüğünüz şey, bir sonraki sayfasında rolex saat reklamları olan bir derginin bir sayfasında yer alan, on binlerce kilometre uzaktan gelen bir görüntü değil. Gördüğünüz şey ilaçsız bir acı, haksızlık ve çaresizlik.” (Filmden…)


Fotoğraflarını çektiği bir çok insandan izin alıyor önce.Mesela savaşta ölen askerlerin yakınlarını fotoğraflarken hiç kimse ona “sen ne yapıyorsun” demiyor.Onlar acılarını yaşıyor James Nachtwey fotoğraflıyor,sanki elinde fotoğraf makinası yokta üçüncü bir göz gibi olayları izliyor.Hocamız Coşkun Aral ile yaptığı bir konuşmayı anlatıyor bize ve “James Nachtwey hala hayatta iken onunla da tanışmak isterdim” diyor gülümseyerek."Aynen bizde" diyoruz içimizden.Bizim gibi fotoğrafçılığa meraklı bir çok arkadaşım var burayı okuyan,sizlerde James Nachtwey in fotoğraflarını görmek,incelemek,hayran kalmak için buyurun onun sitesine...

Düşünüyorum da ben onca acıyı fotoğraflamaya asla güç yetiremem.O acı anlarda deklanşöre basmak en son aklıma gelecek şey olur sanırım.Hepimizin objektifine en güzel,en mutlu anlar takılsın inşallah…

Fotoğrafınız yeterince iyi değilse,yeterince yakın değilsiniz demektir”

(Robert CAPA)

Neşeniz bol olsun…


***J.N hakkında; James Nachtwey, 1948, Massachusetts doğumlu epey ünlü ve savaş,kıtlık ve insanlar hakkında çalışmalarıyla tanınan bir savaş fotoğrafçısı.

Fotoğraf hayatına New Mexico'da küçük bir gazeteye 1976 yılında fotoğraf çekerek başlamış. 1980'de New York'a gidip serbest çalışmaya başladıktan sonra Latin Amerika, Avrupa, Rusya gibi ülkelerde nüfus ve suçlar üzerine çalışmış. Bu sırada çoğalan savaşların fotoğraflarını da çekmeye başlayan Nachtwey hakkında bir de belgesel yapılmış ve 11 Eylül hakkındaki fotoğrafları TIME'da yayınlanmış.Ayrıca halen sitesinde de kendi fotoğraflarını yayınlamakta.


27 Mart 2010 Cumartesi

LEZZET DURAKLARIMIZ

Bu gün tek kelime ile harika bir gündü.Öyle güzel bir hava vardı ki dışarıda bizde bu havanın tadını çıkardık doyasıya.Mis gibi taze sıkılmış portakal suyu ile başladık güne,böylelikle enerji depolayıp çıktık, önce Foça ya gittik ardından da Çandarlı ya geçtik.Bu günün bir çok fotoğrafı sonraya kalsın.Önce sevgili Nilay’ın mimine cevap yazmam gerekiyor;


Nilay beğendiğiniz lezzetlerden bahsedin demiş bize.Bizi bilirsiniz gezmeyi-tozmayı, yeni yerler-yeni lezzetler keşfetmeyi seviyoruz.Aslında bu mim için Türkiye nin bir çok yerinden bir çok mekan yazasım var.Ama epeyi bir zaman alacak yaz yaz bitmeyecek :) en iyisi ben buralardan bayıldığımız lezzetleri bulduğumuz mekanları yazayım;

*Foça-Yörük Çadırı-Buranın patatesli gözlemelerine doyamıyorum.Hatta bahsettiğim bu mekanla ilgili şurada bol fotoğraflı bir yazı yazmıştım.

*Altınpark city-cafe de Paris-İzmir’e nazır enfes bir manzara eşliğinde harika bir soslu rosto yemek istediğimizde tek adres burası :)

*Günizi Cafe (Bornova-küçükpark)-Nargile ve patates kızartması…Küçükpark’ta onca cafe arasında Günizinin yeri ayrıdır bizim için.Osman abinin Ali için özel olarak hazırladığı naneli nargileye bayılıyor Ali…

*Çiçekliköy Çamlaraltı Restaurant-Daha geçen hafta bahsettim oradan değil mi?Bahsetmeden olmaz ki orada kahvaltı yapmanın tadı başka hiçbir yerde yok ki.

*Salihli-Değirmen Restaurant-Burayı tatil dönüşü yolda açlıktan bayıldığımız bir zamanda keşfetmiştik.Odun köftesinin tadına doyulmuyor.

*Dürümcü Memo-Adından da anlaşılacağı üzere dürümlerine doyum olmuyor.Dürümcü Memoya has Adana ve Urfa dürümleri dürüm severleri mest ediyor bizim gibi.

Aslında bu mime başlarken epeyi uzun bir yazı olacak demiştim.Ama yazmaya başlayınca gittiğimiz tüm mekanları unutuverdim hatta deminden beri Ali nin başının etini yiyorum “biz nerde yiyoruz en lezzetli şeyleri” diye.Onun da aklına gelmeyeceği tuttu,bende hepsini yazayım derken unuttum gitti :) Neyse nasıl olsa aklıma gelecek,geldikçe bahsederim o zaman :)

Neşeniz bol olsun…


22 Mart 2010 Pazartesi

OBJEKTİFİMİZE YANSIYANLAR-I

Bir önceki yazımda söz verdiğim gibi hafta sonundan kalanları sizinle de paylaşıyorum.Dediğim gibi Pazar günü ışığımız oldukça boldu.Hele bir de tomurcuklanmış dalları görüp,birbirinden güzel manzaralarla karşılaşınca fotoğraf makinamız düşmedi elimizden.


*İkinci fotoğraf -makro olan- sevdiceğime,diğerleri bana aittir.Bu arada fotoğraflar Homeros Vadisi ve Çiçekliköy de çekildi.


  
Şimdilik bu kadar...Bahar dallarının güzelliği ile başbaşa bırakıyorum sizleri...

Neşeniz bol olsun...

SELANİK

İzmir den yola çıkışımız sabah 8.30 u buldu. Yol müziklerimiz eşliğinde keyifle yol aldık. Planın ilk parçası Edirne idi. Bi gece Edirne d...